
Hayat bir yöne akıp gidiyor. Tutunabildiğimiz sadece kuru dallar misali umutlarımız ve hayallerimiz. Uçurumdan düşerken avucumuzda kalıyor onlarda, kuru birer yaprak gibi. Boş odalarda kendi kendimize konuşuyoruz çoğu zaman;hayata söyleyemediklerimizin – belki bir gün söyleriz diye- provasını yapıyoruz. Bizi terk etmeyen yine/yalnız kendimiziz, onun dışında kalan, yalnızlıklarımız…
Şarkılar söylüyoruz kendi kendimize, boş ve anlamsız şarkılar. İçimizdeki boşlukta sinekler vızıldıyor… gecenin açtığı boşluğu doldurmaya yetmiyor hiçbir şey…
Gitmek var hepimizin aklının bir yerlerinde..her şeyi olduğu gibi bırakarak, bakkala ekmek almaya gidiyormuşçasına çekip kapıyı çıkmak… Hiçbir şeyi toplamadan, yanımıza almadan hiçbir şeyi, yalnızlığımızı odada yüzüstü bırakıp gitmek; umutları, hayalleri, en çok mutsuzlukları, mutlulukların çoğunluğunu sıyırıp üstümüzden gitmek. Bir kez olsun geri döneceğimizi düşünmeden çıkmak yola. Yolda yeni umutlar, yeni hayaller devşirebileceğimize, sil baştan bir hayat kurabileceğimize inanarak kurtulmak eski hayatımızdan, eskimiş hayatımızdan. ‘Nereye? Ne zaman? Neden?’ sorularına cevap bulma endişesi olmadan.. kirlenmiş kıyafetlerimizi değiştirir gibi; eski hayatı çıkarıp yerine bayramlıklarımızı giymek gibi yollara revan olmak. Yeni bir hayata, yeni bir şehre bakir bir sevgiyle bağlanacağımızı düşünerek beyaz bir sayfa açmak istiyoruz.
Ama zincirlerimiz bağlı, prangalarımız kilitli bu şehirde…
‘ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenha garip,
dîde giryan, sine püryan, akıl hayran, bihaber.’
Sık sık kopan bir film şeridi gibi hayat, bütün boşlukları izleyenlerin dolduracağı. Puzzle’da bir parça hep eksik, parça bütüne ulaşamıyor. Şarkının en güzel mısrası yazılmamış henüz. Şiirin en can alıcı dizeleri çalıntı. Sevgilerimiz ipotek, gönüllerde. Sözlükteki kelimelerde bir anlam karmaşası; aynı kelimelerle konuşup farklı anlamlar çıkarıyoruz hayatlarımızdan. Hayallerimiz bile mantığa gebe; gecenin sabahı doğurmasının zıttı. Kahramanlarımızın kıyafetleri yamalı…
Çekip gitmeyi kurgularken kafamızda zincirlerimize yeni kilitler ekliyoruz. Korkuyoruz karanlıktan ve yalnız kalmaktan. Sesimiz yankılanmasın diye boşluğumuzda susuyoruz. Sustuklarımızı biriktiriyoruz; tıpkı eski umutlarımız, eski hayallerimiz, eskimiş yalnızlıklarımız, sevip-sevilmişliklerimiz gibi. Biriktirdiklerimizi saklıyoruz. Sakladıklarımızdan ürküyoruz. Odamız bir eskici dükkanı… hangi eşyayı kaldırsan hala üzerinde birkaç damla gözyaşının ıslaklığı olan acılarımız çıkıyor altından. Yüzleşmekten korktuğumuzdan temizlik yapmıyoruz; odamızda, hayatımızda, hayallerimizde…
Sonra yine; ‘gitmek lazım!’ diyoruz, kendimiz bile inanmadan…
Bir şeyleri delicesine seviyoruz, neyi sevdiğimizi bilmesek de. Kopamıyoruz, kaçamıyoruz ondan.. içimizde bir yerlerde saklı. Kendimize bile itiraf etmeye cesaretimiz yok. Hastalıklı bir zevk veriyor bize, kırılıp dökülmüşlüğümüz, eksik kalmışlığımız.
‘hem kadeh, hem bâde, hem şuh bir sakidir gönül. İçtiğin hayal kadehindeki rüyalarındır. Neden bu rüyaları sende görmedin? Yaşamak yaralanmaktır. Yaralanmakta güzel.’ (cemil meriç)
Yaralarımızı sevdiğimizden gidemiyoruz bir yere, gidemeyiz de. Çünkü her yola çıkışta yanımıza alıyoruz yaralarımızı da, yalnızlıklarımızı da, korkularımızı da…
Haydi! Uzatalım elimizi. belki bir gün ulaşır hayallerimize. uçurumun dibinde oyuncakçı dükkanı. sergide palyaçolar; tek gözde yaş donmuş, dudaklarda buruk bir tebessüm! Gülerek söylenen her söz hançer. el sallamak hep gurbet. kavuşmak ayrılığın habercisi. Gelenin gözü yolda. Yollar virajlı. Giden unutmaya programlı. Gelenler suskun, ev sahibinin gözü nemli. Odamız kürkçü dükkanı. Umutlarımızın bir köşesi hep kırık. Gün saymak; yolculuk için, ama teskere yok! Uğruna ölünecek bunca şey varken yaşadığını sanmak niye? Ya çıkacaksın hayatın karşısına; başın dik, elinde kılıcın.. ya da çekip gideceksin, öleceksin… hangisi daha çok yürek ister???
















hem ilk yazın olması sebebiyle, hem de soyut dünyayı bukadar güzel tasvir ettiğin için tebrik ediyorum seni . çok güzel , çok anlamlı bir yazı olmuş.
Eline sağlık
ilk yazını sebebiyle tebrikler kardeşim… Daha nice nice yazılar yazılarım muhibbilerde
yazın muhibbiler konuşuyo-2 de geleceğine dair verdiğin tüyoların için adeta referans kadar başarılı . Kalemine ve yüreğine kuvvet
bir tek aklıma takılan “dîde giryan, sine püryan” nın anlamı nedir ?
aramıza hoşgeldin kardeşim…gerçekten güzel bir yazı olmuş.bana Can Yücel’in gitmek adlı şiirini hatırlattı
öncelikle aranızda olduğum için mutlu olduğumu belirtmek isterim. tebrikleriniz için de ayrıca teşekkür ederim arkadaşlar.
aslında eski bir yazımdır bu benim fakat özellikle bu yazıyla açılışı yapmak istedim çünkü gitme ile kalma arasındaki çelişki benim içimdeki en büyük ikilemlerden biridir. Cefe’nin sorduğu kelimelere gelince, aslen Farsça’dır o dört sözcükte. divan edebiyatında sıkça karşılaşılır. göz hasret, sine yaralı gibi bir manaya karşılık gelir. tam kelime anlamlarını ifade edemezsem de aşağı yukarı günümüz Türkçe’sine bu şekilde çevrilebilir.
Aramıza hoşgeldin,nice yazılara,eline,kalemine,yüreğine sağlık,her satırda ayrı bir lezzet,bir o kadar da anlam olan nefis bir yazı olmuş.”Gelenin gözü yolda,giden unutmaya programlı”.
yüreğinize sağlık harıkaa olmuş tebrik ederim başarılarınızın devamını dılıyorum…